BİLİNÇDIŞININ KÂŞİFİ: SIGISMUND SCHOLOMO FREUD
- Viyana’nın orta sınıf bir mahallesinde, sakin bir sokaktaki apartman dairelerinden birinde asılı duran bir tabelada şunlar yazar “Prof. Dr. Sigmund Freud”.
- Freud doğduğunda Jacob 40, Amalia 21 yaşındaydı. Annesi Amalia çok güzel bir kadındı. Torunları onu “Tiran” ya da “Kasırga” diye tanımlardı. Öfkesini dizginleyemeyen tutkulu bir kadındı. Nişanlısına yazdığı mektupta Freud, duygusallığını, tutkulu mizacını ve ateşli heyecanlarını annesinden aldığını iddia edecekti. Babası Jacob ise tam aksine dengeli ama etkisiz bir adamdı. Jacob Freud, her zaman iyimserdi, ama işinde hiçbir zaman çok başarılı olamadı. Zayıf bir adam olarak algıladığı babası, freud’u hayal kırıklığına uğratmıştır. Çocukluk anılarından en canlılarından biri, babasının gençken yaşadığı bir olayı hikaye edişidir. Jacob bir gün yürüyüşe çıktığında, Hıristiyanın biri başındaki yepyeni kasketi vurarak düşürmüş ve “Kaldırımdan aşağı in Yahudi!” diye bağırmış. Sigismund babasına ne yaptığını sorduğunda Jacob, “Hiç. Yola indim ve kasketimi aldım.” Diye cevap vermiş. Sigismund bu tepkiden hiç memnun kalmamış. Sonraki hayatında kendisine bağıran ve hakaret eden Yahudi düşmanlarına öfkeyle haykırarak ve bastonuyla saldırarak, fiziksel olarak da karşı koymuştur.
- Freud, yaşamının ilk 3 yılını Karpat Dağları eteklerinde, altın çayırlar ve yemyeşil korular içinde geçirdi. Doğduğu şehir olan Freiberg’i hiç unutmadı ve 75 yaşındayken şöyle yazdı: “Ta içimde bir yerlerde, ilk silinmez izlenimlerini bu havadan, bu topraktan almış olan, gencecik bir annenin ilk oğlu olan o Freibergli mutlu çocuk hala yaşamakta.”

- Viyana ise onda sıkıntılı duygular bıraktı. 1900 yılında arkadaşı Wilhelm Fliess’e yazdığı bir mektupta “Bahara, güneşe, çiçeklere ve mavi sulara genç bir adam kadar açım. Viyana’dan kesinlikle şahsi bir husumetle nefret ediyorum ve dev Antaeus’un tam tersine, ayağım, vatanım olan bu şehrin toprağından kesilir kesilmez taze bir güçle doluyorum.”
- Viyana’da antisemitizmle, Yahudilere yönelik şiddetli düşmanlıkla karşılaştı. Mesleki başarısızlıklar ve aşağılanmaların acısını yaşadı. Yine de 5 yaşından 82 yaşına kadar orada yaşadı. Viyana Freud’un yurduydu ancak 1938’de Naziler Avusturya’yı istila ettiklerinde yerinden ayrılmak zorunda kaldı.

- Freud, yetişmesi sırasında Fransızca ve İngilizcenin yanı sıra Yunanca ve Latince de öğrenerek ( bunların yanında kendi kendine İtalyanca ve İspanyolca da öğreniyordu.) hırsla Eski Yunan ve Roma edebiyatı külliyatına sarıldı. Honore De Balzac’ın kitaplarını çok ırkçı olduğu gerekçesiyle kardeşi Anna’ya yasaklamıştı.
- Başlangıçta avukat olmayı tasarlıyordu. Ama üniversite dersleri başladığında bu fikrini değiştirmiştir. Freud sonraları, ünlü bir zoolog ve hoca olan Carl Brühl’ün Kucaklayan Ana adlı, doğa üzerine tutkulu bir şiirini dinledikten sonra bilim adamı olmaya karar verdiğini açıklar. 1873 sonbaharında Viyana Üniversitesine Tıp öğrencisi olarak kaydoldu. Burada Sigismund olan adını Sigmund olarak değiştirdi. Kendini 5 yıl için tıp çalışmalarına adadı. Sonraları “Ne o ilk yıllarda ne de daha sonra konum ve etkinlik olarak doktorluk özellikle ilgimi çekti; beni yönlendiren bir çeşit bilgi oburluğuydu.” diye yazacaktı. Hırslı ve şöhrete aç bir adamdı.
- Freud, eserlerinde sıklıkla kendi hayatından örnekler kullanmasına rağmen mahremiyetine çok düşkün bir insandı. 1885’te ve sonra 1907’de eski defterlerini, günlüklerini ve el yazmalarını yakmıştır. Bu ortadan kaldırma işleminden sonra nişanlısına “ Yaşam öyküsü yazarlarına gelince, bırakalım merak etsinler, onların işini kolaylaştırmak gibi bir arzumuz yok. Her biri ‘Kahramanın Gelişimi’ konusundaki düşüncelerinde kendince haklı olacak.”
- Freud, Ludwig Feuerbach ve Franz Brentano gibi filozofların eserlerini de dikkatle incelemiştir.
- Freud’un nişanlısı Martha ile ilgili kayıtlar çok azdır. Nişanlısına yazdığı mektuplar 2000 yılına kadar kamuoyunun bilgisine sunulmayacaktır. Sakin ve becerikli bir kadın olarak bilinir. Kendini bir keresinde şu şekilde ifade etmiştir “Aleniyetin her çeşidinden kaçınırım. En iyi eşin, hakkında en az konuşulan eş olduğunu ifade eden atasözüne inanırım.”
- Freud, kokainle ilgilenmeye, bu maddelerin askerlerin dayanıklılığını artırdığını öne süren bir Alman askeri doktorunun raporunu okuduktan sonra başlamıştı. Kendi üzerinde denemeye karar verdi. Yıllarca depresyon nöbetlerinden çok çekmişti. Böyle zamanlarda yorgun, kolay tedirgin olan ve çalışamayan bir insan haline geliyordu. Küçük dozlarla kokain kullandığında, ilacın yeni bir enerjiyle çalışmasına yardım ettiğini gördü. Bu hoşuna gitmişti. Martha’ya şöyle yazmıştı: “İtaatsizlik edersen, kimin daha güçlü olduğunu göreceksin: Yeterince yemek yemeyen naif küçük kız mı, yoksa vücudunda kokain bulunan koca vahşi adam mı? Son ciddi depresyonumda yine koka kullandım ve küçük bir doz beni fevkalade bir şekilde yükseklere çıkardı. Şimdi bu sihirli maddeye bir methiye yazmak için literatür toplamakla meşgulüm.”
- 1884 Temmuzunda “Koka Üzerine” (Kokainin elde edildiği bitki) başlıklı bir makale yazmaya başladı. Kokaini lokal anestezide, yorgunluğun, hazımsızlığın ve morfin bağımlılığının tedavisinde kullanılmak üzere tavsiye ediyordu. İlacın eşantiyonlarını, keyifsiz olduğu zamanlarda kullansın diye nişanlısına da gönderdi. Freud’un bu coşkusu onun düşüşü oldu.
- Kokainin Freud’un hayatı üzerindeki etkisi bu akademik felaketle de son bulmadı. Ernst von Fleischl-Markow adında bir arkadaşının reçetesine, morfin bağımlılığı tedavisi için kokain yazmıştı. Markow morfin kullanmayı bırakmıştı ancak bu seferde kokain bağımlısı oldu ve 1891’de ölünceye kadar kokain kullandı. Dünyanın dört bir yanından gelen tıbbi raporlar sonucu kokainle ilgilenmeyi tamamen bıraktı. Kendisi Paris’te bulunduğu sıralarda partilere katlanabilmek için, migrenle ve mide ağrılarıyla baş edebilmek için ara ara kullandı.
- 1885’te Hipnozla uğraşan Charcot’un yanına Paris’e gitti. Histerili hastalarla çalışıyordu. Yunanlı doktor Hippokrates “Eğer bir kadının histerisi varsa veya ağır iş yükü altındaysa, şiddetli bir aksırık yararlı olur.” Diye yazıyordu. Freud’un histeri tecrübesi iki Fransız doktorla, Charcot ve Paul Briquet ile belirlenmiştir. 1859’da Charcot Paris’teki Charite hastanesinde yatan 430 histerik hasta üzerinde çalışmaya başladı. Cinsellik varsayımını çürüten iki gerçeğe ulaştı: Birincisi, 20 Kadına karşı 1 Erkek histeri hastası bulunmaktaydı; ikincisi rahibelerde nadiren fahişelerde ise çoğunlukla görülen bir hastalıktı. Bu histerinin nedeninin cinsel yoksunluk olmadığını gösterdi. Briquet de histeriyi “belirtileri kendini başat olarak heyecan ve tutkuların ifade edilmesi ile ilgili hayati edimlerin düzensizliğinde gösteren bir beyin nevrozu (sinirsel hastalık)” olarak tanımladı. Charcot ve Briquet, histerilerin stres altında oldukları ya da güçlü bir heyecan hissettikleri zaman nöbet geçirdiklerine inanıyorlardı.

- Freud, Paris’e ilk gittiğinde yazacaktı: “ Çok değişiyorum; inanıyorum buna. Hem en büyük doktorlardan biri, hem de sağduyusu deha düzeyinde olan Charcot, benim görüşlerimi ve hedeflerimi resmen yerle bir ediyor.(…) Şunu kesinlikle biliyorum ki, hayatta hiçbir insan beni böylesine etkilememiştir.”
- Freud, 1886’da Avusturya’ya döndüğünde laboratuvarı terk etmeye çoktan hazırdı. Yılanbalıklarının iç organlarını, altın kloriti, kokaini, kanamaları ve çocuk beyinlerini inceleyerek yıllarını harcamıştı. Charcot’un çevresine girdikten sonra, artık sadece beyin felci, afazi gibi nörolojik hastalıkları araştıran klinik incelemeler ve tıbbi araştırma yazıları yazıyordu.
- Viyana’ya döndükten sonra özel bir çocuk kliniğinde nöroloji bölümünün yöneticisi olarak işe başladı. Çocuklarda beyin felci konusunda uzman olmuştu. Stajını yaptığı Viyana Genel Hastanesi’nden kendi muayenehanesini açmak için istifa etti. 1886’da Easter Sunday gazetesinde “Dr. Sigmund Freud, Üniversitede Sinir Hastalıkları Doçenti. Paris’e ve Berlin’e yaptığı inceleme gezilerinden dönmüş ve Rathausstrasse No.7’de 1.00-2.30 saatleri arasında viziteleri başlamıştır.” Şeklinde bir ilan vermiştir.
- Küçük bir müzeye çevirdiği odasında koyu renk desenli doğu işi halısı, heykellerin olduğu bir raf, kilden yapılmış Mısır tanrıları, iki hörgüçlü bir deve, Yunan başları, bağdaş kurmuş budalar, kaseler…Duvarları antik resimler, mozaikler, ve taşlardan parçalarla doludur. Oda içerisinde hastanın rahat edebileceği bir şekilde yükseltilmiş bir divan vardır. Bu divana da egzotik bir halı serilmiş, yastıklar konmuştur. Divana uzananlar doktoru göremezler, antikaları seyrederler.

- 14 Eylül 1886’da Martha ile evlendi. İlk çocukları bir yıldan biraz fazla bir süre sonra doğdu. Çocuğa, Breuer’in karısının adı olan Matilda ismini verdiler.Breuer, Freud’un en ünlü hastalarından biri olan Anna O. ‘yu tedavi etmişti.
- 1896’da Freud çalışmalarını ifade edilebilecek yeni bir terime ihtiyaç duydu. Hipnoz ve telkini kullanmayı bırakmıştı ve terapiyi başlıca tedavi yöntemi olarak serbest çağrışımı kullanarak yönlendirmekteydi. Zihni incelemesini ifade etmek üzere Freud önce, ilkin Fransız doktor ve araştırmacı Pierre Janet’in kullanmış olduğu “psikolojik analiz” terimini kullandı. Ama 1896’dan beri Freud’un terapisi, Janet’ninkilerle değil, kendi çalışmalarıyla temellenmekteydi. Kendi yaklaşımına psikanaliz demeye karar verdi.
- Freud’un ortaya attığı Psikanaliz tekniği hem çok tehlikeli hem de tamamen işe yaramaz bulunarak eleştirilmiştir.
- 1894’te “Analizlerim bana, bütün vakalarda, sıkıntı verici duygulanımı doğuran şeyin, hastanın cinsel hayatı olduğunu gösterdi.” diye yazmıştı.
- 23 Ekim 1896’da Freud’un 81 yaşındaki babası öldü. 40 yaşında bir doktor olan Freud, Fliess’e bir mektubunda şöyle yazıyordu: “Babamın ölümü beni derinden etkiledi. (…) Artık kendimi iyice köklerinden kopmuş gibi hissediyorum.”
- Babasının ölümü Freud’u iki yeni projeye başlamaya yöneltti. Biri 1899’da yayımlanmış olan Rüyaların Yorumunun yazılması, diğeri ise hayatının geri kalan kısmında aralıksız sürdüreceği çok daha ciddi bir girişimdi: Kendi Psikanalizi.
- 1897’de Freud, histeri ile ilgili baştan çıkarma kuramından kuşku duymaya başladı. İlkin, uyguladığı tedavinin hastalarını tam olarak tedavi etmediği olgusu bu kuşkuya yol açmıştı. Hastalarının çoğu ya tedaviyi yarı yolda terk ediyorlar ya da ancak kısmen iyileşiyorlardı. Geri kalanlar, Freud’un “bastırılmış çocukluk yaşantıları” dediği şeyi ortaya çıkarma girişimine karşı direniyorlardı.
- 1897’de Fliess’e, o yaz keşfettiği “büyük sır”dan söz eden bir mektup yazdı. Hastalarının çoğunun anlattığı istismar hikâyelerinin doğru olmadığının farkına varmıştı.

Freud, baştan çıkarma kuramını terk ettikten sonra, hastalarının serbest çağrışımlarını ya da uzun hikâyelerini mutlak hakikatler olarak değil de, başka ve daha derin mesajları içeren kodlar olarak dinleyebilmeye başladı. Ama bu mesaj neydi? Freud, zihinsel hayatın sırlarını kendinden araştırmaya karar verdi. İyi bir nedeni de vardı. Babasının ölümünden sonra depresyona girip çıkıyordu. Ayrıca, yetişkin hayatında nörotik belirtileri olmaktaydı. Çarpıntı geçiriyordu, midesi ağrıyordu ve migreni vardı. Çalışmaları kötüye gittiğinde, daha da huysuzlaşacak, depresyon ve yorgunluktan şikâyet edecekti. Açıkçası Freud, hastalarının hiçbirinin analizini tamamlayamamıştı. Kendisi, son ve en iyi umuduydu.
- Freud iyimser değildi. 1897 Kasımında Fliess’e şöyle yazıyordu: “Kendimi ancak objektif olarak edinilmiş bilgi ile analiz edebilirim. (…) Gerçek anlamda bir kendini analiz olanaksızdır; yoksa zaten hastalık olmazdı.” Bu konuda sebat etti. Her yerde ipuçları bularak, “objektif olarak edinilmiş” bilgiye ulaşmak için, yazarken yaptığı hatalar gibi, konuşurken yanlış telaffuz ettiği sözcükler gibi, insanların adlarını ya da kitaplardan yaptığı alıntıları unutmasının hikâyeleri gibi, pek çok kaynağa başvurdu. Bu hatalar, bilinçdışı bir arzu veya niyet, bilinçli olanları aştığı zaman ortaya çıkan ünlü “Ferudcu Sürçmeler”dir. Freud aynı zamanda rüyalarını da analiz etti ve çocukluk anılarının peşine düştü.
- Gündelik hatalarından yola çıkarak kendi zihninin çalışması hakkında ipuçları ararken, psikanalizin temel kabullerinden birini ortaya koydu: Her eylemin bir nedeni vardır. Rastgele eylemlere inanmaz, herhangi birinin herhangi bir şey için “hiçbir nedeni yok” demesini kabul etmezdi.
- Freud “Rüya (bastırılmış, geri itilmiş) bir arzunun (kılık değiştirmiş) tatminidir.” der. Çocuklar henüz iç sansür oluşturmamışlardır ve onların rüyaları saf, bozulmamış arzu tatminleridir.

- Rüyaların Yorumu 1899’da yayımlanmıştı. Bu, hiç şüphesiz, Freud’un en önemli ve en popüler olmuş yapıtıdır. Sonraki bir baskısında Freud’un yazdığı gibi: “Rüyaların yorumu, zihnin bilinçdışı etkinliklerinin bilgisine giden ana yoldur.”
- Freud, Rüyaların Yorumunu bitirdiğinde, hemen hemen üç yıldır kendini analiz etmekteydi. Kendine yönelik bu yoğun inceleme onu, kitabı ilk çıktığında sinirli, huysuz ve depresif olmaktan alıkoyamadı. Kitabın yok sayıldığından ve yanlış anlaşıldığından şikâyet ediyordu. Mali durumundan kaygı duyuyor ve 44 yaşına geldiği halde önemsenmeyişinden ötürü kederleniyordu. Mutsuzdu, fakat aynı zamanda derin bir değişim geçiriyordu. İkinci babası Fliess’i kaybetmekteydi. Aralarındaki samimiyet yerini rekabete bırakmıştı.

- 1901 Eylülünde Freud Roma’ya bir seyahat yaparak kendi ruh halinden kaçmayı başardı. Hayatı boyunca Roma’ya gitmeyi hayal etmiş fakat hiçbir zaman gerçekten gitme cesaretini bulamamıştı. Roma’yı ilk ziyaretini “hayatımın doruğu” diye adlandıracaktı. Sonradan Ordinaryüs Profesör olduğunda “ Şu birkaç adımı üç yıl önce atabilmiş olsaydım, üç yıl önce bu mevkiye gelecek ve kendimi çok daha iyi kollamış olacaktım. Başkaları, önce Roma’ya gitmelerine gerek olmaksızın bunu başarabilecek kadar zekiymiş!” diye esef edecekti.

1904’te Freud, kendisine Freudcu düşüncelerin, şizofreniye uygulanması üzerine bir bildirisini gönderen 30 yaşında bir İsviçreli psikiyatrist ile tanıştı. Bu yazıya hayran oldu ve hemen bu yeni meslektaşı Carl Gustav Jung ile mektuplaşmaya başladı.
Jung, uluslararası topluluğun iki yıl için başkanı olacaktı ve Viyana Psikanaliz Derneğinin başına Freud’un yerine, bir Viyanalı ve Çarşamba Psikoloji Derneği’nin baştan beri üyesi olan Alfred Adler geçecekti. Adler, Freud ile kuramsal farklılıklar sebebi ile çatıştı ve sonunda bir protesto olarak dernekten istifa etti.

- Adler, nevrozlar üzerine, Freud’unkilerle doğrudan doğruya çelişen kuramları vardı. Adler, organ eksikliği olan kişilerin aşırı telafi yoluna gittiklerini düşünüyordu. Örneğin bazı büyük sanatçıların bütün aile fertlerinin kronik göz rahatsızlıklarının olduğunu gözlemlemişti. Adler, bu “organ yetmezliği” nin zihinsel hastalıklarda önemli bir rol oynadığı fikrini geliştirmeye çok fazla zaman ve enerji harcamıştı.
- Freud’a göre, saldırgan dürtü kuramı Adler’in en kusurlu yönüydü. O, insan güdülenmeleri hakkındaki çocukluk dönemi cinselliğini söz konusu etmeyen her beyanı bir hainlik olarak görürdü. Kendi rahatsız edici kuramlarını insanlara dinletebilmek için, uzun süre çok çaba harcamıştı. İnsan ruhuna yeni dürtüler eklemeye kalkışan herkes, Freud’un gözünde, açıkça çocukluktaki cinsel çatışmaları önemsiz göstermeye çalışmaktaydı. Ona göre, Adler’in saldırganlık dürtüsü sadece kuramsal değil, kendisinin en önemli düşüncelerinin de yadsınmasıydı.
- 1911’de Adler başkanlıktan istifa edip dokuz üyeyle birlikte Özgür Psikanaliz Derneği’ni kurdu. Sosyete ikiye ayrıldı. Freud’un Derneği, üyelerinin her iki grupta da yer alamayacağına karar verdi ve onlarla her türlü iletişimi kesti.
- Jung da libidonun kesinkes cinsel tanımlanışından rahatsızdı. O bu terimi, tüm zihinsel enerjiyi ifade etmek üzere kullanmayı tercih ediyordu ki Freud bunu da, gelişmede ve nevrozlarda cinselliğin öneminin inkârı olarak yorumladı. Freud kendi kuramının hiç kimse tarafından değiştirildiğini görmek istemiyordu; bu kişi kendi veliahdı olsa bile!
- 1912’de Jung, analist bir hastaya ancak kendisi duygusal bakımdan sağlamsa yardım edebilir inancına varmıştı. “En titiz bir analizde bile, hastanın içgüdüsel olarak, analistinin hayatın sorunlarıyla baş etme yollarını benimsemesini engellemek neredeyse imkânsızdır. Analistin farkında varmadığı çocuksu taleplerinin, hastanın bunlara paralel talepleri haline gelmesinden kaçınmak için, o analistin başka bir uzmanın elinde insafsızca analize tabi tutulması gerekir.” diye yazıyordu. Kısacası, analistler başkalarını analiz etmeden önce, kendileri analiz olmalıdır. Bu görüş Uluslararası Psikanaliz Topluluğu tarafından 14 yıl sonra, 19262’da benimsendi.
- Freud, meydan okumalardan bıkmıştı. Kuramları sorgulanıyordu. Viyana Psikanaliz Derneği isyancılarla dolmuştu, hastaları sık sık başkaldırıyorlardı. İlk zamanlarında Freud hastalarının itirazlarına ve sorularına karşı hoşgörülüydü. Fakat artık, hastalarına kendini sevdiren terapistlerin daha az isyan ile karşılaştığını hissetmekteydi.
- Savaş sonrası yıllar Freud için zor oldu. Viyana’da gıda ve mazot kısıtlıydı. Freud’ların evinden et ve süt tamamen kalktı. 1918’den 1921’e kadar kâğıt ve kalem de çok güç bulunuyordu. Bir noktada Freud, yazdıklarının parayla değil de patatesle ödenmesini isteyecek duruma geldi. Avusturya parası inanılmaz enflasyona uğradı. Freud yabancı ülkelerde yaşayan dost ve akrabalarının hepsinden yiyecek, giyecek ve puro istiyordu.
- Viyanalılar hastalıklarla uğraşmaktaydılar. 1920’de Freud’un ikinci kızı Sophie gripten öldü. Freud çok sarsılmıştı. Arkadaşı Oskar Pfister’a yazdığı mektupta “… Ben elimden geldiği kadar çok çalışarak, böylece oyalanabildiğim için şükrediyorum. Bir evladın kaybı ciddi bir narsistik incinme gibi görünüyor; yas diye bilinen şey ise herhalde daha sonra kendini gösterecek.” diyordu. Bu zor zamanların içinde Freud, en tuhaf metapsikolojik kitaplarından birini yayınladı. Savaşın ve ölümün sonuçlarıyla çepeçevre kuşatılmışken, insanın şiddet dürtüsü üzerinde çok düşünmüştü.
- 1923’te Freud’a kanser teşhisi kondu. Vücudu nihayet uzun yıllar boyu sürdürdüğü puro tiryakiliğine isyan etmişti. Doktoruna gereksiz yere acı çekecekse “bu dünyadan efendice yok olup gitmesine” yardımcı olmasını istedi. Doktor bu ricayı intihar tehdidi gibi algıladı ve ona oradaki şişkinliği alacağını ve puroyu bırakması gerektiğini söyledi. 16 yıl boyunca, protez değiştirmeler ve temizlikler hariç 30’dan fazla ameliyat geçirmesine rağmen puroyu bırakmadı.
- Bir dostuna yazdığı mektupta “ Analizi doktorlardan korumak istiyorum.” diyordu. 1927’de yazdığı bir yazıda “Analistler arasındaki doktorlar, psikolojik araştırmalardan çok organik araştırmalar yapmaya fazlasıyla eğilimli olmuşlardır.” demekteydi. Bu konuya en çok Amerika direndi ancak sonunda onlarda tıbbi biyoloji ile bir bağlantısının bulunmadığını kabul etmek zorunda kaldılar.
- Genç öğrencileri, Bir Yanılsamanın Geleceği ile ilgili Freud’un “ Bu benim en kötü kitabım! (…) Bu bir Freud kitabı değil. (…) Bu yaşlı bir adamın kitabı! Ayrıca Freud artık öldü, ama bana inanın, gerçek Freud hakikaten büyük adamdı. Onu daha iyi tanımadığınız için çok üzülüyorum.” dediğini hatırlıyorlar.
- Freud, insanın mutsuz olduğu kabulüyle yola çıkmaktaydı. Fırtınalar, depremler, salgın hastalıklar tarafından tehdit edilmediğimiz zaman diyordu, tahrip olan bedenimizi seyreder, ölümü bekleriz. Bu takıntılardan çeşitli yollarla uzaklaştırırız kendimizi. Zihni başka yöne çekmenin bir yolu dindir, diğeri ise çalışma. Ama sonunda bu etkinliklerde pek işe yaramaz. İnsanlar mutsuz oldukları zaman uygarlığa düşman olurlar.
- Saldırganlık, diye yazıyordu, sadece bir dürtü değil, bir kere tadına varıldıktan sonra terk edilemeyecek bir hazdır.
- 1930’da Freud Almanya’da, Franfurt şehrinin sadece kültüre büyük katkısı olan kişilere verdiği bir ödül olan Goethe Ödülü’nü kazandı.
- 6 Haziran 1938’de ülkedeki Nazi baskısından dolayı Londra’ya giden Freud’un çok sevdiği heykellerini, yeni çalışma masasının üzerine aynen Viyana’daki gibi yerleştirmeyi başardılar. Ziyaretçilerinden biri, yeni bürosunun Viyana’dakinin tıpatıp aynısı olduğunu söylediğinde Freud bezgin bir tavırla “Her şey burada, yalnız ben değilim.” diye cevap vermişti.

- Son kitabı Musa ve Tek Tanrıcılık, Freud’un en tartışmalı eserlerinden biri oldu. Psikanaliz ile alakalı değildi. Kendisi bu kitaptan “tarihi romanım” diye söz etmişti Freud, içi tam rahat etmeyerek de olsa, kitabı yayımladı. Eserin Yahudi cemaatinde nasıl algılanacağından kaygı duyuyordu. Tarihçi Chales Singer’a yazdığı bir mektupta, “Söylemeye bile gerek yok, kendi halkımı darıltmaktan hoşlanıyor değilim. Ama ne yapabilirim ki? Tüm hayatımı, kendi insanlarım için rahatsızlık verici ve nahoş da olsa, bilimsel hakikat olarak gördüğüm şeyleri savunmak yolunda harcadım. Sonunu bir inkârla getiremem.”
- 1937 sonbaharında kanseri nüksetti. Artık yeni ameliyatları kaldıracak durumda değildi. 1939 Şubatında Londra’daki yeni doktorları kanserinin tedavi ve ameliyat edilemez nitelikte olduğunu açıkladılar. Temmuz ayında hasta görmeye son verdi ama okumalarını sürdürüyordu. Okuduğu son kitap, uzun yıllar önce kız kardeşinin okumasını yasakladığı bir Balzac romanıydı.
- İlaç almayı reddediyordu çünkü zihninin açık olmasını istiyordu. 21 Eylül 1939’da “Artık bu işkenceden başka bir şey değil ve hiçbir anlamı yok.” diyerek özel doktoru Max Schur’dan yardım istedi. Schur, Anna’ya danıştıktan sonra Freud’a aşırı dozda morfin verdi. Sonraki iki gün iki iğne daha yaptı. 23 Eylül 1939’da psikanalizin kurucusu Doktor Sigmund Freud öldü. Yahudi adetlerine aykırı olarak naaşı yakıldı ve külleri en sevdiği Yunan vazosuna kondu. Ve sadık eşi Martha Bernays Freud, evliliklerinin başından bu yana ilk kez, Cuma gecesi Şabat mumlarını yaktı.
Kaynakça:
Muckenhoupt, M. (2008). Bilindışının Kaşifi – Sigmund Freud. Tübitak Yayınları.

Great content! Super high-quality! Keep it up! 🙂