HİTLER’İN PSİKOPATOLOJİSİ: Kendisiyle ve dünyayla kavga eden bir adamın ruhsal portresi
- “Onunla ilk karşılaştığımda olaylar hakkında akıl yürütmesi ve gerçekler karşısında uyanıklığı, beni etkilemişti. Ama zaman geçtikçe, gitgide akıl dışı tutumu benimsediğini, yanılmazlığı ve büyüklüğü konusunda temelsiz ama kesin bir inanca sahip olduğunu anladım.” (Fransa’nın Berlin’deki elçisi François-Ponchet’in Dışişleri Bakanı Georges Bonnet’ye Berlin’de söyledikleri. Tarih: 20 Ekim 1938)

- Dünya, Adolf Hitler’i, güçlü olma konusundaki doymak bilmez tutkusu, acımasızlığı, zalimliği, duygusuzluğu, yerleşik kurumlara karşı nefreti ve ahlaksal kısıtlamalardan yoksun oluşu ile tanımaya başladı. Yapılan anlaşmalara karşılık geniş toprakları işgal ve milyonlarca insanı bir tek kurşun atmaksızın tutsak etti. Dünya bu korkudan bıkmaya, yapılanların sadece bir blöf olduğunu anlamaya başlayınca, bu kez tarihin en vahşi ve en yıkıcı savaşına girişti. Öylesine korkunç bir savaştı ki bu, bir süre, yarattığımız uygarlığı temelden yıkacağı bile sanıldı. Hitler, yazgısını elinde tuttuğuna inandığı bir yola girdiğinde, insan yaşamı ve acıları, onu dokunulmaz bir kişi konumuna getirdi; o, bunun yazgısı olduğuna inanıyor. Daha yolun başındayken, dünya alay ederek izliyordu yaptığı işleri. “Bu işleri sürdürmesi olanaksız,” diyerek, birçok kişi onu ciddiye bile almadı. Şaşırtıcı bir başarıyla ortaya çıkan bu insan, dikkati çekmeye başladıkça bu şaşkınlık inanmazlığa dönüştü.
- Führer’in deliliğinin, kıtanın büyük bir bölümüne olmasa bile, bir ulusun deliliğine dönüştüğünü gözlemlemişlerdi. Sonra bu, bir tek kişinin değil, o kişiyle halk arasında var olan karşılıklı ilişkinin ürünüydü ve birinin çılgınlığı ötekine de akıp geçiyor ya da bunun tam tersi oluyordu. Bir deli olarak yalnız Hitler yaratmamıştı Alman çılgınlığını; bu çılgınlık da Hitler’i yaratmıştı.
- Hitler’in temel davranışlarının oluştuğu geçmişi, pek sıkı olarak gizlenmektedir. Yaşamının bu yılları konusunda pek dikkatli davranmakta, bize ancak kırıntı bilgiler sunmaktadır.
- Daha başka bilgi kaynaklarına sahip olduğumuz için talihli sayılırız. Çünkü, bir konuşmacı ya da yazar, her söylediği ya da yazdığı şeyde, bilincinde olmadan kendisi hakkında epey şey de söyler. Konuşma biçimiyle bilinçaltındaki çatışmaları dışlaştırır.

- Mein Kampf’ta Hitler’in yaratmaya çalıştığı izlenim, evlerinde pek güzel bir uyumun, anlayış ve sevginin var olduğudur. İşine bağlı gümrük memuru bir baba, evine ve çocuklarına kendisini adamış bir anne. Ev yaşamını böyle sunuşu doğru ise, onu bu denli gizlemenin anlamı nedir, sorusu takılıyor insanın aklına. Ne bir kız kardeşten, ne de bir erkek kardeşten şu ya da bu yolla söz etmiştir. Yazılarında ya da konuşmalarında annesinden çok az söz edilmiştir. Bu gizleme işlemi yukarıda alıntı yaptığımız sözlerin doğruluğundan kuşkuya düşürür bizleri. Hitler gibi sakin, düzenli bir aile çevresinde yetişmiş hiçbir hastanın onun özyapısal özelliklerini göstermediğini düşündüğümüzde, bu kuşkumuz daha da artar. Mein Kampf’ı okumayı sürdürdüğümüzde, Hitler’in bize aşağı sınıftan bir aile çevresinde yetişmiş bir çocuk tipini çizdiğini görürüz. Şöyle diyor: “Beş kardeş arasında bir oğlan çocuğu var; diyelim ki üç yaşında bu çocuk… Anne ve babanın günlük kavgaları, şiddetli geçimsizlikleri ona düş kurması için hiçbir fırsat bırakmayacaktır; sonra bunu görerek eğitim sonuçları yavaş yavaş ama kaçınılmaz olarak, çocukta etkilerini göstermekte gecikmeyecektir. Özellikle babanın anneye saldırılarının, sarhoşluktan kaynaklanan saldırganlıklarının, ikisi arasındaki keskin yabancılaşmayı nasıl dile getirdiğini, bu koşullar içinde yaşamamış olanlar anlayamazlar. Böylece altı yaşına basan küçük, yetişkin insanların bile tüylerini diken diken eden şeyleri yaşamaktadır. Evde yaşadığı şeylerle, artık küçük çevresine saygı diye bir şey beslemesine olanak yoktur.” Yukarıda anlatılan aile yuvasında beş çocuğun olduğunu, babanın vaktinin çoğunu meyhanede geçirdiğini, bazen içkiyi fazla kaçırıp karısı ya da çocukları tarafından eve getirildiğini okuduğumuzda, büyük bir olasılıkla Hitler’in kendi aile çevresini, kendi çocukluğunu dile getirdiği kuşkusuna düşüyoruz. Bu varsayımla yola çıktığımızda, kitapta işe yarayacak daha başka bölümlere rastlayabiliriz artık: “… Adam daha evliliklerinin ilk yıllarında, kafasının dikine gitmeye, kadın da çocukları için ona karşı çıkmaya başlayınca, işler daha da kötüleşir. Kavga dırıltı eksik olmaz evde; durum o denli kötüleşir ki, adam karısından soğuyarak içkiye alışır. Eve sarhoş bir halde, cebinde tek kuruşu olmadan geldiğinde, olacaklardan insanı Tanrı korusun! Ben, böyle nefret ve öfke dolu yüzlerce sahneye tanık oldum.” Hitler’in yaşamı boyunca pek az arkadaş edinebildiğini ama bunların hiçbirinin candan dost olmadığını anımsadığımızda, böyle yüzlerce sahneye (eğer evinde değilse) nerede tanık olduğu, insanı meraka düşürmektedir. Okumayı sürdürelim: “Küçüğün evde yaşadıkları, çevresine saygı duymasını sağlayamazdı. İnsanlık adına ayaklar altına alınmadık hiçbir şey kalmamıştı. Öğretmenden tutun, devletin başına kadar her şey; bu arada din, ahlak değerleri, devlet ve ahlak düzeni, her şey yerle bir edilmişti.” Bu yazılanların tümü, doğrulukları biraz su götürür olan öteki kaynaklardan elde edilen bilgilerle tam bir uyum içindedir. Gene de yukarıdaki satırların Hitler’in aile yuvasını tam olarak anlatmadığını varsayabilir ve bu tür olayların onda, daha pek genç yaşlarda bir nefret, bir öfke yarattığını tahmin edebiliriz.

- Çeşitli olgulardan çıkarttığımız sonuçlara göre çocuğun, özellikle erkek çocuğunun öz yapısının belirlenmesinde babasının etkisi çok büyüktür. Babanın uyumlu, dengeli bir kişiliği varsa, çocuk ona saygı besler, ona öykünmeye çalışır. Bu ilk adımın, özyapının oluşumunda, tahminlerin ötesinde bir önemi vardır. Dengeli, kendinden emin, uyumlu bir kişilik için önkoşuldur. Hitler tipinde tüm psikopatlarda olduğu gibi, onda da bu ilk adım sağlam atılmış değildir. Çocuğun bir model olarak kabullenebileceği yapıcı, uyumlu, dengeli, toplumsal uygunluğu tam olan bir kişilik yerine, babası, karşıtlıklar yığını olarak göstermiştir kendisini. Kimileyin görevine bağlı bir memur, görevine ve topluma saygılı bir insan rolünü oynamış, başkalarının da aynı şeyi yapmasını istemiştir. Böyle zamanlarda, gururlu, iyi huylu, toplumsal kurallara saygılı, ciddi ve hak tanır bir kişi olarak görünmüştür. Öte yandan ev yaşamında, özellikle içkili olduğu zamanlarda, bunun tam karşıtı bir kişilik göstermektedir: Kaba, hak tanımaz, anlayışsız… Kimseye ve hiçbir şeye saygı duymayan bir kişidir. Dünya kötülüklerle doludur; yaşanmayacak kadar kötüdür onun için. Böyle anlarda kabadayı da kesilir, kendilerini savunmaktan aciz karısını ve çocuklarını döverdi. Bu sadistçe davranıştan evin köpeği bile payına düşeni alırdı. Bu koşullar altında çocuk, kendi davranışlarına yön verecek bir model bulamadığından, şaşırmış durumdadır. Bu durum çocuğun kendisini geliştirmesine engel olmakla kalmaz, içinde yaşadığı çevre için de çarpık bir görünüm yaratır. Bu yıllar boyunca dünya, onun için evinden ibarettir. Sonraları dış dünyayı, bu yaşantılarla açıklamaya çalışacaktır. Dünya, Hitler’e son derece tehlikeli, belirsiz ve hak tanımaz görünmüş olmalı. Çocuk tepkileriyle başa çıkamayacağını anladığı bu dış dünyadan mümkün olduğunca kaçınmak, uzaklaşmak zorundaydı. Babası eve geldiğinde nasıl davranacağını kestiremediğinden güvensizlik duygusu gitgide artmıştı. Ona sevgi, destek ve güvenlik duygusu vermesi gereken kişi, bunların yerine kaygı, huzursuzluk ve belirsizlik hissi vermişti.
- Hitler, çocukken yaşadığı bu yoksunluğu daha sonra da duymuş olmalıdır. Bunun bir belirtisi de saygı duyabileceği, öykünebileceği güçlü bir erkek tipini kendisine örnek olarak aramasıdır. Çocukluğunda tanıdığı erkekler önder rolü için doyurucu değildi onun özlemleri için. Bu amaçla öğretmenlerinden kimine saygı duymuş, ama gerek babasının kötü etkisi, gerekse bu öğretmenlerin tutarsızlıkları nedeniyle örnek arama girişimi başarısızlığa uğramıştı. Daha sonraları, bu gereksinimini karşılayacak tipleri tarihte aramaya kalktı. Sezar, Napolyon ve Büyük Frederik, bağlandığı tarihsel kişiliklerden kimileridir. Çocuk usunda daha önceden daha sağlam bir temel bulunmadıkça bu tür kahramanlar somutluk kazanamazlar; çünkü ilişki tek yanlı kurulur. Bu sav, Hitler’in Viyana’daki yaşamı boyunca kendisini özdeşleştirmek için aradığı politik kişiler için de geçerlidir. Bir süre için, Schenerer ve Lueger onun kahramanları olmuşlar; ama onların birtakım politik inançları, Hitler’in usunda örnek oluşturmalarına, duygularını yönlendirmelerine karşılık, onun için sürekli bir kılavuz ve örnek olma işlevini yerine getirmemişlerdi. Askerlik yıllarında Hitler, güçlü erkek önderlere, onu yönlendirecek ve koruyacak tiplere rastlamıştır. Hitler, boyun eğmesi, bağlılığı, verilen görevleri layıkıyla yerine getirmesi bakımından örnek bir asker olmuştur. Ruhbilimsel açıdan bu yıllarda o, asker ocağını, her zaman aradığı ama bir türlü bulamadığı mutlu bir aile ocağı ülküsünün yerine koymuş, bu nedenle görevini isteyerek ve bağlılıkla sürdürmüştür. Askerliği o denli sevmiştir ki, 1916’da yaralandığında birlik komutanına mektup yazarak görevine dönmek istediğini belirtmiştir. Savaştan sonra da orduda kalıp subaylarına karşı aşırı boyun eğen tavrını sürdürmüştü. İstedikleri her şeyi yapmaya gönüllüydü. Hatta arkadaşlarını gammazlayıp öldürülmelerini sağlamaya bile…

- Hitabet yeteneğini gören subaylar, özel bir propaganda görevini yerine getirmesi için onu seçtiklerinde sevinçten uçmuştu Hitler. Politika yaşamının başlangıcıydı bu. Daha bu yıllarda bile kendisine örnek olarak seçmek istediği önemli kişilere karşı boyun eğen bir tavrı vardı. Örneğin, von Kahr, Ludendorff ve Hindenburg bunlardan birkaçıdır. Sonraları onları birbirlerine düşürdüğü ve oldukça kötü davrandığı doğrudur. Ama bu değişim onlardaki kusurları, yetersizlikleri fark ettikten sonra olmuştur. Hitler tipindeki psikopatlarda, olgun bir kişiyi kendisine önder seçme durumu, bütün yetişme yılları boyunca sürer. Olgun bir yaşa geldiklerinde aradıkları, boyun eğecekleri kişilerin, onlar için her yönden yetkin olmaları, sözcüğün tam anlamıyla “üstün insan” olmaları gerekir. Bu nedenle kendilerinden yüksek kişilerle, kendilerine ülküsel örnek olabilecekleri umuduyla ilişki kurarlar. Bu kişilerde bir tek kusur ya da zayıflık belirtisi görmesinler, o zaman üzerine yerleştirdikleri kaidelerden alaşağı ederler.
- “Führer”, almak istediği unvanların en büyüğüdür onun için. Yaşamını bu unvana yakışacak birini seçip örnek almak için harcamış, ama sonunda buna kendisinden başka yakışacak kimse olmadığı gerçeğini bulmuştur. Günümüz dünyasında Hitler’e meydan okuyacak önder rolündeki tek kişi, Roosevelt’tir. Hitler’in Churchil’den de, Stalin’den de hiç çekinmediğini, yakınında bulunmuş kişiler belirtmiştir. Son ikisinin kendisine benzediğine inanmakta, onları kolaylıkla yeneceğinden kuşku duymamaktadır. Ne var ki, Roosevelt bir bilmecedir onun için. 130 milyon insanı yönetebilen, bağırıp çağırmadan, azarlamadan onları bir hizada tutabilen kişi, ne mene bir kişidir?

Annesi ve Hitler Üzerindeki Etkisi
- Hitler, annesi hakkında pek az şey yazmış, halkla konuşmalarında ondan hiç söz açmamıştır. Bilgi edindiğimiz kişiler, kadının aklı başında, çalışkan bir kişi olduğunu, yaşamını evine ve çocuklarına adadığını söylemektedir. Örnek bir ev kadınıymış, evi tertemiz, pırıl pırıl tutarmış. Her şeyi yerli yerindeymiş evin içinde. Aynı zamanda koyu bir Katolik olduğundan eve çöken belalara karşı Hıristiyanca bir boyun eğme gösterirmiş. Aylarca süren hastalığının verdiği dayanılmaz acılara bile, gık demeden katlanmasını bilmiş. Asıl katlandığı şey ise öfkeli kocasının davranışlarıydı.
- Edinilen bilgilere göre, Adolf’la kendisi arasında epeyce güçlü bir sevgi bağı vardı. Bunun nedeni Adolf tan önce iki ya da üç çocuğunu yitirmiş olmasıydı. Üstelik Adolf, ince, narin bir çocuktu. Onun tipindeki bir kadının aynı felakete uğramamak için, çocuğuna elinden gelen ilgiyi göstermesi doğaldı. Bu nedenle onu huylarını bozacak derecede şımartması da kaçınılmaz olacaktı elbet. Beş yaşına kadar annesinin bir tanesiydi Adolf.
- Annesiyle geçen bu yıllar boyunca, baba araya girip mutlu ilişkilerini bozmadıkça, Adolf cennette yaşıyor gibiydi. Baba eline sopayı aldığı zamanların dışında karısından ilgi ve sevgi beklemekteydi ki, bu da anne ile oğul arasındaki mutlu ilişkiye zarar veriyordu. Böyle zamanlarda Adolf un, yaşadığı çocuksu cennet yaşamının bozulmasına tepki göstermesi, bunun da babasının kendisinde yarattığı korku ve güvensizlik duygularını pekiştirmesi doğaldır.
- Hitler’in kişiliği üzerinde araştırmalar yapmış olan psikologların ve ruh hekimlerinin değindikleri Oedipus karmaşasıdır. Annenin yoğun sevgisi, üzerinde toplanırken; babanın uygun olmayan özyapısı bu karmaşanın gelişimini hızlandırmaktaydı. Böylece, babaya duyulan nefretle, anneye duyulan sevgi artmakta, bunlarla birlikte, bu sevgi bağının ortaya çıkışıyla babasının kininin kurbanı olma korkusu çoğalmaktaydı.
Sevgiye, Kadınlara ve Evliliğe Karşı Tutumunu Belirleyen Etkiler
- Beş yaşındayken bir erkek kardeşi dünyaya geldi. Bu durum, sahneye yeni bir rakibin çıkması demekti ve yeni doğan çocuğun hastalıklı oluşunun etkisiyle, annenin sevgisi ile ilgisinin bir bölümünü yitirmişti Adolf. Bu nedenle küçük kardeş düşmanlığını hemen üzerine çekmişti. Adolf, babasından kurtulma yollarını aradığı gibi, şimdi de bu çocuktan kurtulma düşünceleri kuruyordu. Birtakım duyguların kuvvetlenmesine neden olan öteki olay da, anne ve babasını cinsel ilişki sırasında görmüş olması olasılığıdır. Daha sonra da göreceğimiz gibi, bu yaşantının izleri gelecekte onun üzerinde önemli bir rol oynayacaktır. Kadın cinsine saygısını yitirmişti. Viyana’dayken arkadaşı Hanisch’in belirttiğine göre, evlilik ve aşk hakkında uzun uzadıya konuşurdu; “Kadınlarla erkekler arasındaki ilişkiler konusunda pek sert yargıları vardı.” “‘Erkekleri yoldan çıkaran kadınların kusurlarıdır’ sözünü sık sık yineler ve ‘her kadının elde edilebileceğini’ söyleyerek bize söylevler çekerdi.” Başka bir deyişle, erkeklerin bozulmasının nedeni, kadınların ayartıcı davranışlarıydı ona göre. Bu nedenle onların sadakatsizliklerini yererdi.

- Erkeklere ve kadınlara o denli güvensizlik duyuyordu ki, kimseyle candan ve sürekli bir dostluk kuramamıştır.
Simgesel Biçimde Dile Getirilen Çocukluk Çatışmaları
- Annesine karşı bir zamanlar duyduğu duygular, onu bilinçsiz olarak Almanya’ya yöneltmiştir. Bu geçişim (transfer), Almanya’nın, annesi gibi genç, canlı ve uygun koşullarda gelecek vaat eden konumu nedeniyle pek kolay olmuştur. Dahası, annesinden uzakta olduğu gibi, gizliden gizliye onunla özdeş olmak isteğine karşın Almanya’dan da uzaklardadır. Almanya, ideal annesinin yerini almış, bu duygusu yazı ve konuşmalarında açıkça dile getirilmiştir. Birkaç alıntı bu geçişimi açıkça ortaya koyuyor: “Çocukluğumdan beri gizli istek ve sevgiyle bağlandığım Almanya’ya gitme isteğim, gittikçe artıyordu.” “İlk bakışta bana aşılamaz bir uçurum gibi görünen şey, şimdi, öncekinden daha coşkun bir yurt sevgisini körüklüyordu içimde.” “Beni anayurdumdan ayıran ve doğal olmayan bu ayrılık…” “Anayurtlarından ayrı düşmüş olanları…” “Sevgili annelerinin kollarına dönme anını acılı bir coşkuyla bekleyenleri çağırıyorum.” Almanların, yurtlarına “Babayurdu” demelerine karşılık, Hitler’in hep “Anayurdu” demesi ilginçtir. Hitler için Almanya, annesini simgeleştirmekte tam bir uygunluk gösterdiği gibi, Avusturya da babasını simgeliyordu. Babası gibi, Avusturya da yaşlı, tükenmiş ve içten yıkılmıştı. Bu nedenle babasına karşı duyduğu tüm nefretini Avusturya’ya yöneltti. Artık hiç çekinmeden bu üstü kapalı duygularını dile getiyordu. Çünkü söylediklerinden gocunacak kimse yoktu. Mein Kampf’ta sık sık Avusturya’dan şöyle söz etmektedir: “… Ve yurdum olan Alman Avusturyası’na karşı yoğun bir sevgi, Avusturya devletine karşı büyük bir nefret…” “Gururlu bir hayranlıkla Reich’ın yükselişini, Avusturya’nın çöküşüyle karşılaştırıyordum.” Avusturya ile Almanya arasındaki birlik, anne ile babanın evliliğinin simgesi olmuştu. Tekrar tekrar bu birliğe anıştırmalar yaptığını, babasının annesine verdiği zararlardan ötürü bu evliliğe derin bir nefret beslediğini görmekteyiz. Annesinin özgürlük ve esenliğini, babasının ölümü sağlayabilirdi ancak. Bu konuda birkaç alıntı şöyle: “Sık sık gösterdiği ihanet örnekleri ve kendi alçak emelleri için Almanya’yı da yanında sürükleyen, onun amaçlarını hiçe sayan hanedana kim bağlılık gösterebilirdi ki?” “Çoğumuzu üzen şey, Almanya ile birliğin koruduğu ahlaksal düzendi ki böylece Almanya bir cesedi sırtında taşıyordu.” “Burada şunu belirtmek yeter ki, gençliğimin ilk yıllarından bu yana beni hiç bırakmayan, buna karşılık gittikçe artan inancım şudur: Habsburg Hanedanı Alman ulusuna felaket getirmektedir.” “Yüreğim Avusturya monarşisi için değil Alman Reich’ı için attığından beri, Avusturya’nın yıkılışının Alman ulusunun esenliğinin başlangıcı olacağına inandım.” İşte bu duygu geçişinin önemini kavradığımız anda, Hitler’in edimlerini anlamakta ilk adımı atmış olacağız.

- Demek ki o, milyonlarca insandan oluşan bir ulusun işleriyle uğraşmamakta, kendi çatışmalarını çözümlemeye ve çocukluğunun düzensizliklerini gidermeye çalışmaktadır. Ona gerçekçi çözüm yolları bulacak öteki insanlarla ilişki kurma yerine, bireysel sorunlarını büyük bir ulusa yansıtmakta, sorunlarını gerçek dışı bir tutumla çözmeye çalışmaktadır. Yarattığı küçük evren büyük evren olmuştur. Bu açıklamayı esas alırsak, savaşın patladığını öğrenir öğrenmez büyük bir hevesle cepheye koşmak istemesinin nedeni yalnızca bir savaşa katılma isteği değil, erkekliğini göstermek ve simgesel bir annenin gözüne girmek için savaşma olanağı bulmasıdır.
Almanya’nın Yenilgisinin Etkileri
- Her şeyin sonunda iyi olacağına inancıyla işleri yolunda gidiyordu. Sırtına binen zorluklardan hiç yakınmıyor, kimselere kızmıyordu. Yaptığı işleri mutlulukla yapıyor, başına gelen belalara karşı cesur olmasını biliyordu askerlik yaşamında. Ekim olaylarının patlak vermesi ve bu olaydan Yahudilerin sorumlu tutulmasıyla, baskı altındaki nefreti hemen Yahudilere yöneldi. Almanya’nın yenileceği belli olunca, bu onda tam bir histerik tepkiye dönüştü. Gerçeği kabul etmek istemiyordu. Tıpkı anne ve babasını cinsel birleşme anında gördüğünde gösterdiği tepkiyi bu olayda da gösterdi. “Gözüm karardı, ayakta duramaz oldum; sanki gözlerimin içinde ateş vardı, hiçbir şey göremiyordum,” diye yazıyor. Başka bir yerde de, “Çevremdeki her şey kararmış, görünmez olmuştu; sendeleye sendeleye yatakhaneye yürüdüm, kendimi yatağıma atıp ateşler içindeki başımı yastığa gömdüm,” diyor.
- Gazdan zehirlenmesi de bu döneme rastlar. Hemen kör olduğuna, konuşma yetisini yitirdiğine inandı. Birkaç hastanede yatmasına karşılık belirtilerde olsun, hastalığın gelişiminde olsun, gazdan zehirlenenlerde görülen duruma onda rastlanmamıştır. Körlük ve konuşamama, tipik bir histeri yapısı göstermektedir. Tedavisini üstlenen doktor, bu olguda tipik histeri belirtileri bulmuş, savaştan sonra belli başlı Alman tıp okullarından birinde verdiği derslerde bu olguyu örnek göstermiştir. Hasta, geçmişteki bir yaşantısını yeniden yaşıyor gibidir.
Kutsal Görev İnancının Kökenleri ve Ölümsüzlük Özlemi
- Histerik körlük ve dilsizlik nedeniyle acılar içinde geçirdiği bu hastane günlerinde, kendisini, Almanları zincirlerinden kurtarıp özgürlüğe kavuşturacağı ve büyük bir Almanya yaratacağı düşlemine kaptırmıştır. Şimdiki politik yaşamında ve dünyayı derinden etkileyen olaylarda bu düşlem egemendir. Hepsinden öte, bu düşlerin etkisiyle, Tanrı tarafından seçildiği ve yerine getireceği kutsal bir görevi olduğu inancına da kaptırmıştır kendisini.

- Ölüm düşüncesi küçük çocuklar için anlaşılmaz bir şeydir, bu nedenle kafalarında, bu düşünceyi kovmadan önce, ölümün niteliği ve işlevi konusunda belli belirsiz bir kavram uyanır. Hitler olayında da yaşanılan bir olgudur bu. Çocuk aklıyla bu konu üzerinde düşünürken, neden öteki kardeşlerin ölüp, kendisinin yaşadığını sormuş olmalıdır Hitler kendi kendisine. Bir çocuk için bunun uygun yanıtı, kendisinin sevildiği ve bazı amaçlarla yaşamasına izin verildiği olabilirdi. “Seçilmiş biri” olma inancı, annenin öteki üvey çocuklarına takındığı tavırla da pekişmiş olmalıdır. Bu inancın, beş yaşındayken bir kardeşinin dünyaya gelmesiyle güçlenmiş olması doğaldır. Bu çocuğun, Hitler’in yaşamında, onun yaşam öyküsünü yazanların sandıklarından daha büyük bir rolü vardır. Dahası, bu çocuk çok geçmeden ölmüştür. Adolf’un ölüm olgusuyla nesnel olarak ilk karşılaşmasıdır bu. Kendisinin yaşamını sürdürmesine karşılık, ötekilerin neden öldüğü sorusunu kendi kendisine yeniden sorduğunu kolayca tahmin edebiliriz. O yaştaki bir çocuk için buna verilebilecek akla uygun tek yanıt; kendisinin “Tanrı’nın koruması”nda olduğudur. Hitler, kendi önemi konusunda düşlemlere kapılmadan önce bile, cephede dövüşürken bu inançta olduğunu belirtmektedir. Arkadaşları teker teker kırılırken kendisinin sağ kalmasının nedeni, ona göre, olsa olsa bu “Tanrı koruması”ydı. Cephede haberci olarak bir yerden bir yere mesaj götürürken gösterdiği olağanüstü cesaretin temelinde de bu inanç yatmaktadır. Mein Kampf’ın tüm sayfalarında bu inancın izlerine rastlarız: Onu Alman sınırının pek yakınlarında dünyaya getiren, Viyana’ya gönderip cefa çektiren, birtakım işler yapmasına neden olan hep bu yazgı değil midir? Cephede yemek yerken, içinden bir sesin yerinden kalkıp başka bir tarafa geçmesini söylemesi, sonra da bir bombanın gelip daha önce oturduğu yerdeki arkadaşlarını öldürmesi, bu inancını iyice güçlendirmiş ve daha sonraki yanılsamalarının temeli olmuştur.
- Çoğu kişi, ölümden sonra yaşayacağına ilişkin dinsel bir inanışla bu korkuyu içinden atabilir. Oysa her iki yol da Hitler’e kapalıdır. Bu da onu, ölümsüzlüğü bir başka yolda aramaya zorlamıştır. O, en azından binlerce yıl Alman halkının yüreğinde yaşayacağı inancını benimsemiştir. Bunu gerçekleştirebilmek için de o yüreklerden İsa’yı def edip, yerine kendisinin geçmesi gerekmektedir. Öldürülme, zehirlenme, vaktinden önce ölme gibi korkularına daha önce değinmiştik. Bunların hepsi üstü kapalı biçimde ölümle ilgili korkulardır. Konumu gereği, bu tür korkulara kapıldığı ve bunda haklı olabileceği ileri sürülebilir. Bu yargıda doğruluk payı yok değildir, ama zaman ilerledikçe bu korkuların kökleştiğini ve şimdilerde güvenliği için alınan önlemlerin, daha önce bu görevi yapan kişilerin aldığı önlemleri çok aştığını da göz önünde bulundurmamız gerekir. Arada bir halka başvurup, onların kendisini sevdiğini öğrenmedikçe rahat edememektedir.

- Alman halkı için kendisinin ölümsüz bir varlık olduğuna inanmaktadır. Her şey yüce ve Hitler’in onuruna yakışır bir anıt olmalıdır. En azından bin yıl sürecek sonsuz bir yapı kurma düşüncesini içinde yaşatır. Yaptırdığı otoyollar “Hitler otoyolları” diye anılmalı ve Napolyon’un yaptırdığı yollardan daha uzun süre dayanmalıdır. “İmkânsızı mümkün kılmalı” ve ülkeye damgasını vurmalıdır. Gelecek kuşaklar için, Alman halkının belleğinde uzun yıllar kalabilmek için düşündüğü yollardan biridir bu. İçlerinde Haffner, Huss ve VVagner’in de bulunduğu birçok kişinin belirttiğine göre Hitler, kendi anıtgömütü (mausoleum) için ayrıntılı planlar hazırlamıştı. Bu anıtgömüt, Hitler’in ölümünden sonra Almanya’nın Kabe’si olacaktır. Hemen hemen 210 metre yüksekliğindeki bu anıtın her taşı, ziyaret edenlerde ruhsal bir etki yaratmak için, ayrı ayrı ince bir biçimde işlenecektir. 1940’ta Paris’in işgalinden hemen sonra Napolyon adına yapılmış olan Dome des Invalides’e gidip anıtı incelediği de söylenir. Birçok yönden hatalı sayılabilecek bir şey bulmuştu bu anıtta: Napolyon’u yer düzeyinden aşağıda, çukur bir ye re gömmüşlerdi. Bu durumda, ziyaretçiler, aşağıdan yukarı bakmak yerine, yukarıdan aşağı bakmak zorunda kalıyorlardı. “Hitler birdenbire, ‘Ben asla böyle bir yanlış yapmayacağım,’ dedi. ‘Ölümümden sonra, halk üzerindeki etkimi nasıl sürdüreceğimi ben bilirim. Halkın yüksekte yer alan mezarıma bakıp beni anımsayacakları, evlerinde daima benim hakkımda konuşacakları bir Führer olacağım. Yaşamım ölümle bitmeyecektir asla; tersine, o zaman başlayacaktır.‘”

- Kanser korkusuna yeniden dönersek: Uzman doktorların böyle bir korkuya gerek olmadığı konusundaki güvencelerini dikkate alarak, korkunun haklı görülebilir tarafı olmadığı açıktır. Ama gene de o, bu korkusunu sürdürmektedir. Annesinin göğüs kanserinden öldüğünü düşününce, bu korkusunun akla uygun yanı ortaya çıkmaktadır.
- Asıl büyük dokunca, ölümsüzlüğü büyük kurtarıcı olarak elde edemediğini anladığı zaman, bu kez Alman ulusunun kafasında binlerce yıl yaşayacak “Büyük yıkıcı” olma yollarını aramaya kalktığında ortaya çıkacaktır. Bunu Rauschning’e şöyle anlatır: “Hayır, hayır, teslim olmayacağız. Belki yıkılabiliriz ama biz bizsek eğer, dünyayı da kendimizle birlikte alevlerin içine çekeceğiz.” Aynı tipte pek çok hasta için olduğu gibi, Hitler için de, ne pahasına olursa olsun, bu bir ölümsüzlük hâli demektir.
- Annesinin temiz ve titiz bir kadın oluşu nedeniyle çocuklarının temizliğine de çok önem vereceği kuşkusuzdur. Bu “tuvalet temizliği“nin, çocuk tarafından içinde düşmanlık duygularını kışkırtan bir ketleme olarak anlaşılması kaçınılmaz bir olgudur. Bunun sonucu, dışkılıksal etkinlik ve düşlemlerde anlatımını bulan çocuksu bir tepki olayıdır. Kirlilik, kendisini küçük düşürme, sadistçe bir temel üzerinde biçimlenerek bu tepkileri oluşturur.
Kadınsılık
- Davranışları aşırı mazoşizm özelliği taşımakta, bedenine yapılan herhangi bir eziyet ona cinsel zevk vermektedir. Bunun nedeni, çocukluğunda, erkek çocukların çoğu gibi kendisini babasıyla özdeşleştirmek yerine, annesiyle özdeşleştirmiş olmasıdır. Annesinin de mazoşist olduğu açıktır; öyle olmasa ne bu evliliğe kalkışırdı, ne de kocasının kaba davranışlarına katlanırdı. İşte böylece annesiyle kendisini coşkusal bir özdeşleşmeye sokması onu edilgin, duygulu, aşağılanmacı ve boyun eğici bir uyum içine soktu. Çoğu kişi onun kadınsı özelliklerine değinmiştir; yürüyüş biçimi, elleri, yapmacık tavırları ve akıl yürütme yolu gibi… Hanfstaengel, Hitler’in bir el yazısı örneğini Dr. Jung’a gösterdiğinde, doktorun daha ilk bakışta, bu yazının bir kadın elinden çıktığına hükmettiğini anlatması epey ilgi çekicidir. Yaşamının daha sonraki yıllarında bu türden bir uyumu sağlayan belirli davranışları gözlemlenmiştir. Bunlardan en ilgi çekeni, savaş süresince komutanlarına karşı davranışları olmuştur. Askerlik yaptığı dört yıl boyunca komutanlarının tümüne, yalnızca aşırı boyun eğer bir tavır takınmakla kalmayıp, onların çamaşırlarını yıkadığını ya da buna benzer işleri gönüllü olarak yaptığını arkadaşları belirtmiştir. Bu, onun uygun ve akılcı bir davranış olarak gördüğü zaman, erkeksi ve güçlü kişilikler karşısında kadınsı rolü kabul edebildiğini kesin biçimde göstermektedir. Aşırı duygusallığı, coşkusallığı, arada bir görünen yumuşaklığı, başbakan olduktan sonra bile görülen ağlamaları, kökeni annesiyle olan ilişkilerinde gizli olduğu su götürmez kadınsı özelliğinin belirtileridir. Annesinin ölümüne neden olan kansere karşı sürekli korku içinde bulunmasını da, çocukluğunda annesiyle özdeşleşmesinin bir başka belirtisi olarak görmek gerekir.

Öfkeleri
- Yaşam öyküsünü yazan Heiden, onun özyapısını aşağıdaki cümlelerle özetler: “Yenilgiden sonra başkaları umutsuz olarak evine döner, kendilerini içinde bulundukları konuma hiç de yararı olmayan felsefi yansıtmalarla avuturlar. Hitler’se, asık yüzle meydan okuyarak, bir ikinci, bir üçüncü saldırıyı dener. Başkaları bir başarının ardından, bu başarıyı belki çabuk bitebilir diye şanslarının bir kanıtı olarak kabul etmeye yüreklenemezken, Hitler direnerek, her atılımıyla Yazgının üzerinde daha çok egemenlik kurmuştur.” Bu, hiç de bilinçsizce bir öfkeye kapılabilen bir adamın betimi değildir. Bununla birlikte, onun en küçük bir kışkırtma karşısında büyük bir öfkeye kapılıp saldırıya geçtiğini biliyoruz. Bu patlamaların nedenlerini araştırırsak, kesin olarak temelde, alınmasına neden olan en küçük bir davranışı, kendisini üstün adam kişiliğine bir meydan okuma olarak düşündüğünü görürüz.

- Şöyle yazıyor Ponchet: “Çevresindekilerin ilk açıklayabileceği şey, onun yenilmezliğine ve yıkılmazlığına inancıdır. Bu, Hitler’in neden eleştirilmeye ve kendisine karşı çıkılmasına dayanamadığını gösterir. Kendisine karşı çıkmak, onun gözünde lesemajeste (yurda ihanet) suçlu ile eşdeğerdir. Tasarılarına karşı bir muhalefet, kutsallığa yapılmış bir tecavüz gibi, ani ve kesin bir yanıtlama ile gücünü göstermek için bir fırsattır.” Bu tepkisi, amaçlarını gerçekleştirir; dinleyiciler onun düşüncelerine boyun eğerek sinerler.
- İlk kez tanıştığı kişilerin yanında, gözlerini onların gözlerine diker. Sanki delip geçmek ister gibidir. Böyle anlarda bile gözlerinde “hipnotize edici” diye nitelenen özel bir pırıltı vardır. Güvenli olmak için gözlerini bu biçimde kullanarak gücünü karşısındakiler üzerinde dener. Karşısındaki kadın ya da erkek, gözlerini Hitler’inkilere dikerse, bu kez Hitler gözlerini kaçırır ve konuşma bitene kadar tavana bakar. Kendi gücü ile başkalarınınkini yarıştırıyor gibidir
Anıtlar
- Dev binalar, stadyumlar, köprüler, yollar vb. inşa etme tutkusunu, yalnızca özgüven eksikliğini giderme çabası olarak yorumlayabiliriz. Dünyanın en yüce insanı olduğuna göre, her şeyin en yücesini, en büyüğünü inşa etmelidir. Diktiği yapıların çoğu, onun gözünde çağdaş mimarlık yapıtlarıdır. Onun görüşüne göre, bunlar basit ölümlülerle eşdeğerlidir. Daha sonra yapılacak, dayanıklı, ölümsüz binalar tasarlar. Yapılacak olanlar bunlardan daha büyük, daha yüksek olmalıdır. En azından bin yıl yıkılmayacak biçimde tasarlanmalıdır. Başka bir deyişle; yeni bir yaşam biçimi içinde, Alman halkını bin yıl yönetmeyi düşünen Hitler’e layık anıtlar olmalıdır bunlar. Kendi tasarladığı bütün binalarda dev sütunlar kullandığını belirtmek de ilgi çekici olacaktır. Hemen bütün binalar bu sütunlarla çevrelenmiştir. Genel olarak bu tür sütunlar fallik bir simge olarak kabul edildiğinden, sütunların bu büyük ölçüsünü ve bunca sık kullanılan, hiç değilse simgesel bakımdan, yalnız erkek cinselliğinden değil, güçlü görünüşleri açısından da dünyayı baskı altına alma girişimi olarak yorumlayabiliriz.
- Hitler, şizofreninin sınırında olduğunu belli eden birçok özellikler gösterir.
- Rauschning’e söylediği şu sözlerden, Hitlerin sonunu daha önceden öngördüğünü düşünebiliriz: “Evet, büyük bir yıkımla karşı karşıya kalırsak, halkım için kendimi kurban etmem gerekir.”
Kaynakça:
Langer, W. C. (2004). Hitler’in Psikopatolojisi. İstanbul: Donkişot Yayınları.
- (Hitlerin psikolojik durumunu ele aldığımız bu yazı hazırlanırken, Dr. Walter C. Langer’ın “Hitlerin Psikopatolojisi” kitabından yararlanılmıştır. Yazar, yalnızca ruhbilim çerçevesinde kalmayı bilinçli ve zorunlu olarak seçmiştir. Freudcu kanaldan ayrılmamıştır. Nedeniyse, o dönemde Freudcu ruhbilimin, bütün dünyada en görkemli günlerini yaşamakta oluşudur. Walter C. Langer ve yardımcıları, araştırmayı hazırlarken ABD’deki ve Kanada’daki Alman ve başka uluslardan sayısız tanıkla görüşmüş, sayısız belge ve kitabı kaynak olarak kullanmıştır. Bu belgeler 11.000 sayfayı aşkındır.)
“Müzikle Terapi” yazımıza ulaşmak için linke tıklayabilirsiniz. https://psikotopia.com/2020/03/03/muzik-terapi/
