SİNEMA TERAPİ
Sanat ve psikoloji daha önce edebiyat paydasında buluşmuştu. Ancak son yıllarda bu ikilinin sinema perdesinde de bir araya geldiğini görüyoruz. “Sinema terapi” adı verilen bu yeni yöntem, sinemanın insan üzerinde oluşturduğu korku, heyecan, öfke, sevinç, coşku ve aşk gibi duyguların işlenmesine, analizine ve olumlu modelleme temellerine dayanır. İlk defa 1995 yılında Psikoloji Profesörü Gary Solomon tarafından çıkarılan “The Motion Picture Prescription” adlı kitapla kullanılmaya başlanmıştır. Terapi seanslarında kullanımını ise ilk kez Amerikalı David Cambronne ve Jan Hasley çifti gerçekleştirmiştir. Ancak günümüzde sinema terapi, tek başına bir terapi yöntemi olarak kabul edilmiyor. Daha çok terapinin danışan üzerindeki etkisini artırıcı ek bir destek unsuru olarak görülüyor. Yani sinema ve terapinin yan yana gelmesi, onun bağımsız bir terapi yöntemi olduğu anlamına gelmiyor. Zaman zaman kendi seanslarında bu yöntemden faydalanan Psikiyatr Mustafa Ulusoy, sinema terapinin insanı, hayatı, kainatı açıklayan bir teorisi bulunmadığı için terapi ifadesinin kullanılmasını pek doğru bulmuyor. O daha çok varoluşçu, psikodinamik, destekleyici veya kognitif (bilişsel) psikoterapi yöntemleri içinde yardımcı unsur olarak kullanılabileceğini düşünüyor.

Terapide sanattan faydalanmak ilk kez sinema ile başlamamıştır. 1930’lu yıllara dayanan ve günümüzde önemi artarak devam eden bibliyoterapi yöntemi, kitapların insan üzerinde iyileştirici etki bıraktığını göstererek sanatla psikolojiyi bir araya getiriyor. Bu teknikte sinema terapiye kıyasla danışan kendini film karakteri ile değil, roman/hikaye kahramanıyla özdeşleştiriyor. “Ben olsaydım….”la başlayan cümlelerin etkisiyle gelişen düşünce ve duygu değişikliği, iyileşmeyi hızlandırıyor. Ancak alınan ilaçların etkisi ve danışanda var olan dikkat dağınıklığı, terapide kitaplardan faydalanmayı zorlaştırıyor. Danışanı fazla yormaması ve mesajı bireyin hayal gücüne bırakmayıp uygulamasındaki kolaylık nedeniyle sinema terapi daha çok tercih edilir olmuştur. Buna rağmen Mustafa Ulusoy, bibliyoterapiyi sinema terapiye kıyasla daha çok kullanıyor. Sebebini ise şöyle açıklıyor: “Dikkat eksikliği olan insanlar saatlerce televizyon seyredebilir. Ama yarım saat ders çalışamaz. Çünkü sinema, film görüntüde akıp gittiği için çok pasif konumdayız. Kitap öyle değil. Birebir içinde olmak zorundasınız, ciddi bir enerji sarfı gerekiyor. İkisi arasında tercih yapılacaksa kesinlikle kitap derim. Ayrıca sinema seyrederek hayatımla ilgili sorunları çözdüm lafını duymadım hiç. Ama kitaplar okudum ve hayatım, kendimin hakikatine ait önemli bir mesafe kaydettim, değiştim diyenleri gördüm.”

Terapide ister kitaptan, isterse sinema filminden yararlanılsın, süreç ikisinde de aynı işliyor. Kısaca özetlemek gerekirse, kişi öncelikle izlediği film karakteriyle arasında özdeşim kuruyor. Gerçek yaşamın temsilini izlediği filmde kendi yaşamından izler görüp iç görü kazanıyor. Sonrasında sorunlarının çözümünde kimi zaman film karakterinin yaptıklarını rol model alırken, kimi zaman da karakterin düştüğü yanılgılardan uzak durmaya çalışıyor. Yani Prof. Dr. Mustafa Bilici’nin ifadeleriyle kişi kendi yaşadığı duygu, düşünce, açmaz ve acıları perdede gördüğü zaman “Bu sıkıntıyı yaşayan sadece ben değilmişim.” Diyebiliyor.

Sinema terapideki en hassas nokta hangi hastaya hangi filmi hangi sırayla izlettirileceği meselesidir. Burada belli bir kriter bulunmamaktadır. “Sinemada Psikolojik Bozukluklar ve Sinematerapi” adlı kitabındaki yazısında Başak Türküler Aka, film seçimi hakkında şunları söylüyor: “Terapist, her hastanın durumunu bireysel olarak değerlendirmeli ve ona göre bir seçim yapmalıdır. Film seçimi, vakit alıcı ve terapistin çok fazla film seyretmesi, yeni çıkan filmleri takip etmesini gerektiren bir süreçtir. Seçilen filmin hastaya seyrettirilmeden önce terapist tarafından seyredilmesi gerekmektedir.” 8-10 gün süren bu terapi yönteminde danışan önce herhangi bir sorgulamaya maruz kalmadan danışmanına kendi hikayesini anlatıyor. Bu konuşmalar, ister istemez bilinçdışı travma bölgelerine ve sorunlara doğru kayma gösteriyor. Kişi burada yaşadığı travmanın açığa çıkmasından korkarak kendini tutma eğilimi gösterebiliyor. İşte tam da burada sinema filmlerinin kullanıldığı “çökertme” süreci devreye giriyor. Maviengin, bu süreci bilinçli depresyona sokma aşaması olarak ifade ediyor. Çünkü ona göre danışan zaten depresyona girmediği için hasta oluyor. Filmler, danışanın bastırmakta zorlandığı duygularını tetiklediği için savunma mekanizmasını ve kalkanları çökertiyor. Bu sayede kişi, duygusal olarak toparlanmaya başlıyor. Ardından ise “toparlama” evresiyle hipnoz teknikleri uygulanıyor.

Her filme herkes elbette ki aynı tepkiyi vermiyor. Mesela ölümün işlendiği bir filmi izledikten sonra bazı hastaların espritüel davranışlar sergilediği bazılarınınsa kitaplardan bahsedip ölüm korkusunu kendisini ilime vererek aşmaya çabaladığı görülüyor. Ağır şizofreni vakalarında sinematerapi yöntemi uygulanmıyor. Bunun dışındaki pek çok psikiyatrik hasta ve psikolojik danışmanlığa ihtiyaç duyan kişilerde sinematerapinin etkisinden faydalanılıyor.
Psikiyatr Mustafa Ulusoy’un hastalarına önerdiği filmler arasında özellikle iki tanesini kendisi şöyle ifade ediyor:

“Venedik Taciri: Sıklıkla önerdiğim filmlerden bir tanesidir. Al Pacino’nun oynadığı, Shakespeare’in aynı adlı oyunundan uyarlanan bir film. Bu filmi aileden birisine, özellikle babalarına karşı yoğun öfke ve nefret duyan hastalarıma öneririm. Önerme sebebim de bu filmde nefret ve öfkenin, bu duyguyu besleyen kişiye ne kadar zarar verebileceğini göstermek. Zehirli bal gibi nefret ve öfke, kişiye önce bir tat ve haz verir, ama en çok da nefret duyan kişiyi zedeler ve bu işten en zararlı o kişi çıkar. Film bunun çok muhteşem bir örneğidir.
Dönüş: Rus filmlerinden Dönüş, baba-çocuk ilişkisi açısından son derece öğretici sahneler içeriyor. Çok sert, çocuklarıyla diyalog kurmakta zorlanan babaların seyretmesini istediğim ve yararlanma ihtimalleri olan bir film. İçinde o kadar güzel sahneler var ki çok benzerlerini bu tür babaların yaşadığını görme fırsatı verebilecek nitelikte.”

Bunlar haricinde hangi film hangi hastalığa öneriliyor?
A Woman Under the Influence (1974): Bipolar bozukluk
Full Metal Jacket (1987): Cinayet ve intihar
Girl, Interrupted (1999): İntihara teşebbüs
Good Morning, Vietnam (1987): Hipomanik epizod
Harold and Maude (1972): Çoklu teşebbüs
It’s a Wonderful Life (1946): Stres ve teşebbüs
Last Tango in Paris (1972): Depresyon
Mommie Dearest (1981): Bipolar bozukluk
Mosquito Coast (1986): Bipolar bozukluk
Mr. Jones (1993): Bipolar bozukluk
My First Wife (1984): Depresyon, terk edilme
Night, Mother (1986): Umutsuzluk, öldürmeye niyet
Ordinary People (1980): Suçluluk duygusu
Patch Adam (1998): İntihar düşünceleri
Summer Wishes, Winter Dreams (1973): Depresyon
The Last Emperor (1987): İntihara teşebbüs
The Last Picture Show (1971): Depresif duygulanım
The Tenant (1976): Bulaşıcılık
The Wrong Man (1956): Uyum bozukluğu, depresyon
The Virgin Suicides (1999): Kontrolcü ve baskıcı anne
Bu öneriler, ODTÜ Psikoloji bölümünden Prof. Dr. Faruk Gençöz’ün 2008 yılında yayınlanan bir makalesinden alınmıştır.

You have astonishing information on this web-site.